Wolds Apart Filmine Dair

Christoforos Papakaliatis’in yönetmenliğini ve aynı zamanda başrol oyunculuğunu yaptığı Worlds Apart filmi, Avrupa coğrafyasının ekonomik olarak en kırılgan yapısına sahip Yunan toplumunun yakın tarihte patlak veren ekonomik krizde yaşadığı değişimi iç içe geçmiş dört farklı hikaye ile beyaz perdeye taşıyor.

Özel bir şirkette yönetici pozisyonunda çalışan Giorgos ekonomik problemlerin yanı sıra son demlerinde mutsuz bir evlilik yaşamaktadır. Sıkıntılarından uzaklaşmak için gittiği bir barda tanıştığı İsveçli  Andrea’nın , daha sonraları çalıştığı kurumda işçi azaltmak için görevlendirilmiş, operasyondan sorumlu kişi olduğunu öğrenecektir.  Bir türlü gerçek bir aşka dönüşemeyen, daha çok cinsel arzular üzerinden şekillenecek bu yeni ilişkisiyle birlikte Giorgos ailesi ve çalışma arkadaşları arasında giderek yalnızlaşacaktır. Atılacaklar listesinden çıkarılmasına engel olamadığı arkadaşının intihara sürüklenmesiyle yıkılan Giorgos, duyguların giderek hiçe sayıldığı, insan hayatının aslında bütçe rakamlarına denk düşen bir karşılığı olduğunu, sonu kendi işini de kaybetmeye varacak şekilde görecektir .

Ekonomik krizler sadece işsizlik yaratmıyor. Derin kriz dönemlerinde radikal değişimlere öncülük edecek ideolojik fikir ve yönelimleri de harekete geçiriyor.

‘’Üç tane dükkanım vardı, üç. Güzel bir işim ve çok güzel bir hayatım vardı. Şimdiyse hayatta kalmaya çalışıyorum…..Hani nerede bu hükümet , nerede  oy verdiğim insanlar. Son zamanlarda kaç tane dükkanımı mahvetti o budalalar biliyor musunuz? Hiçbir sigorta firması zararımı karşılamayacak …..Geçen yıl banka her şeyimi aldı. Hiç bir şeyim yok. Nereye gitsem, nereye baksam o iğrenç insanları görüyorum……Burada kalıp olanları beklemeyeceğim. Onların yok edilmesini istiyorum. ‘’ diyen iş yeri ile birlikte her şeyini kaybetmiş, kentli bir küçük burjuva Antonis’in yabancı düşmanlığı üzerinden gelişen ırkçılığı, insanların ruhunu nasıl ele geçirdiğini ekonomik yıkımın şiddetiyle birlikte  artan öfkesini, mağdur ve çaresiz göçmenlere yöneltmesiyle bir neonaziye dönüşecek olan dünyasından izliyoruz.

Eş zamanlı gelişen diğer iki hikayede ise yabancı olan kötüdür algısını yanlışlarcasına gelişen, etnik ve kültürel farklılıkları aşabilecek en önemli insani duygularımızdan biri olan aşkı merkez alıyor. Maria-Sebastian ve Daphne-Farris aşkları bir ülkeyi düşünürken ilk akla gelenin, o ülke  politikalarıyla birlikte ulusal kimliklere yapıştırılmış etiketlerin insanlık için ne kadar yanıltıcı bir ön  koşula dönüştüğünü en iyi şekilde anlatıyor.

Son zamanlarda Avrupa’da yükselen ırkçılığı, krizlerle birlikte yıkılan hayatları, her daim kendine hayat  bulabilen aşkların, başka bir dünyası Worlds Apart.

 

Savaş Koç

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir