İşimize Bakalım – 2 (Nereden Bakalım?)

Bir önceki yazımda işimizi politikadan neden ayıramayacağımızdan bahsetmiştim. Bunun imkansızlığının diyalektik bir bakış açısı ile göz önüne çıktığını görmüştük. Diyalektik bir metot benimsendikten sonra durağan kalmak mümkün değildir. Diyalektik; hareketin, değişimin ve dönüşümün bilimidir. Daha ileri bir dünya hayaline sahip olup hayatı metafizik okumak insanı hareketsizliğe mahkum eder. Ülkemiz yangın yeriyken geniş kitlelerin ve özelde meslektaşlarımızın durağanlığının başka bir sonucu yoktur. Bunun pek çok sebebi vardır; umursamazlık, bencillik, korkaklık vb. pek çok adlandırma yapılabilir ki başta liberal sol hareketlere mensup olanlar olmak üzere bu tespitler bol bol yapılmaktadır. Ancak bunlar size mevcut durumu tersine değiştirecek hareket yasalarını vermez. Bu yönüyle eleştiriyi yöneltenlerin, eleştirdikleri kesimlerle aynı çizgiye düşmeleri kaçınılmaz olur. Hareketin yasasını bilmeyen kesimlerden hareket beklemek olsa olsa hayalcilik olabilir. Yürümeyi bilmeyen bir bebekten birinci ayında yürümesini beklemek ne kadar gerçekçiyse, diyalektikle tanışmamış kesimlerden hareket beklemek de o kadar gerçekçidir. Bebeğin yürüyebilmesi için gözlem yapması, öğrenmesi ve gerekli fiziksel koşulların gelişmesi gerekmektedir. Aynı durum kitleler için  de geçerlidir. Önce ne olup bittiğini görmeli, sonra onu öğrenmeli ve en  son onu dönüştürmek için ayağa kalkıp yürümelidir.

Peki harekete nereden başlamalıyız? Mücadelemizi etrafında öreceğimiz ideoloji ne olmalıdır? İçinde yaşadığımız dönemde bir siyasal akım ortaya çıkıyor ve biz onu ülkemizde yeni tartışmaya başlarken çoktan eskimiş oluyor. Çevre mücadelesi, kadın mücadelesi, kimlik mücadelesi, demokrasi mücadelesi, ekonomi mücadelesi, reel siyaset vb. derken ya eylemsizlik kurbanı oluyoruz yada o mücadeleden bu mücadele alanına savruluyoruz. Politika işimizin bir parçası ise işimize yukarıdaki alanların hangisinden bakmamız gerekiyor. Bunun cevabı aynı zamanda hem hepsinden hem de hiçbirinden olmalıdır. Hepsinden olmalıdır çünkü bu mücadele alanlarının her biri insanlığın insanca yaşaması için düzenlenmesi gereken alanlardır. Her bir mücadele mevcut durumun ilerletilmesi, daha ileri bir aşamaya taşınması amacıyla yürütülmektedir. Bu yönleriyle bu mücadeleler ilericidir ancak bugünkü durumlarıyla devrimci değildir. Hiçbiri; çünkü bu mücadelelerin ele alınış biçimleri gereği dönemsel bazı kazanımlar haricinde bir sonuca varmaları mümkün değildir. Bunun nedeni her bir mücadele alanının metafizik bakış açısıyla örülmesidir. Bu durum bu mücadelelerin ağırlıklı olarak küçük-burjuva ve küçük-burjuva eğilimli emekçiler tarafından yürütülüyor olmasından kaynaklanmaktadır. Geniş halk kesimleri, işçiler ve emekçiler bu küçük-burjuva “önderliğe” mahkum oluyorlar. Öncelikle hangi mücadele alanı olursa olsun, toplam mücadele öznel mücadelelerin toplanması şeklinde meydana gelmektedir. Çevre mücadelesinden örnek vermek gerekirse falanca yerdeki termik  santrale karşı mücadele, beri yerdeki hes karşıtı mücadele, filanca yerdeki ağaç katliamı gibi öznel olaylar toplanarak bütün bir çevre mücadelesini oluşturmaktadır. Bu mücadeleleri yadsıdığımız veya önemsiz bulduğumuz sonucu çıkarılmamalıdır. Aksine toplumsal her mücadele son derece önemli ve değerlidir. Ancak bir yerde yaptırmadığınız termik santral başka yerde kuruluyor ve zehir saçmaya devam ediyorsa gerçekte vermiş olduğumuz mücadeleyi kazanmış olmayız. Bu öznel olayları diyalektik bir şekilde analiz etmez ve ilişkilerini, çelişkilerini bulamazsak, sorunları çözdük yanılsamasına kapılırız. Tıpkı ekonomik mücadelenin işçi sınıfına, sınıf bilincini aşılaması gerektiği gibi, bütün bu mücadele alanları da kitlelere kapitalizmi ve mücadelelerin sınıfsal niteliğini öğretmelidir. Aksi takdirde yürütülen mücadeleler reformist bir nitelik taşımaya mahkum olurlar. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’daki işçi hareketlerini ele alalım. Ekonomik alanda işçiler pek çok kazanım elde etmişlerdir. Öyle ki devrimci  mücadele buralarda geriye düşmüştür ve SSCB’de başlayan proleter devrim, insanlığın özgürleşmesi hareketi buralarda gerçekleşememiştir. O dönem işçilerin ve emekçilerin kazandığı haklar bugün tek tek ellerinden alınmaya başlamıştır. Tıpkı bugünkü mücadele alanlarında olduğu gibi o günkü mücadelenin de ana kaynağı kapitalizmdi. Kapitalizmi çözecek devrimci bir mücadele olmadan ücret artışları, çalışma saatleri, iş güvencesi ancak bir iki kuşağın çalışma döneminde faydalanabildiği geçici haklar olarak kaldı.

Aydın Çubukçu’nun Teoride ve Eylemde Diyalektik Materyalizm kitabındaki şu bölüm pratik bir sorunun gerçekten incelenmesinin nasıl ilerlemelere yol açtığını görmek açısından bence son derece önemlidir. “Komünizmin teorisini, Hegel diyalektiği ile buluşturan çizgi şöyle özetlenebilir: Marx’ta, insanlığın tam kurtuluşu için, sınıflar arasındaki karşıtlığın ortadan kalkması gerektiği yolundaki ilk fikirler, önce, 1842-1843 yıllarında, Rheinische Zeitung gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yaptığı sırada belirmeye başladı. Marx, Ren Eyalet Meclisi’nde orman kaçakçılığı ve toprak mülkiyetinin parçalanması üzerine sürdürülen tartışmalara ilişkin yazılar kalem alırken, Ren Valisi, gazete ile bir polemiğe girişti ve bu Marx’a kendi deyişiyle, “iktisadi sorunlarla ilgilenmesi için” ilk nedenleri sağladı. Bu tartışma sırasında Marx, mülk sahipleri ile mülksüzler  arasındaki ilişkinin yasalara ve devlete ilişkin boyutlarını düşünme olanağı buldu. Devletle özel mülkiyet arasındaki bağıntıyı, bu pratik temel üzerinde gördü.” (Aydın Çubukçu, Teoride ve Eylemde Diyalektik Materyalizm, say20, Evrensel Basım Yayın 6. Baskı 2016) Görüldüğü üzere pratik bir sorunun diyalektik incelenmesi Marx’ı, sorunun tam olarak anlaşılması için gerekli olan kapitalizmin teşhirine kadar götürmüştür.

Bizlerin Amerika’yı yeniden keşfetmesi gerekmiyor. Kapitalizmin kapsamlı bir analizi bugün elimizde mevcut. Kapitalizmin işleyiş yasalarını tekrar keşfetmemiz gerekmiyor. Ancak bu yasaların bugünkü üretim araçlarının gelişmişlik düzeyi ve üretim ilişkileri yönünden analizini yapmamız gerekiyor. Bunu yapmak için diyalektik ve tarihsel materyalizm bir metot olarak orada duruyor ve kullanılmayı bekliyor. Bugün toplumsal muhalefetin  önemli bir bölümünü oluşturan tüm bu mücadelelerin nihai çözümü ancak Marksist okuma sayesinde bulunabilir. Kapitalizmin artı-değer üretimi yasası anlaşılmadan, çevre katliamlarının kaynağı anlaşılamaz. Özel mülkiyetin, tarihte anaerkil sistemden ataerkil sisteme geçişteki rolü görülmeden, erkeğin kadın üstündeki tahakkümünün kaynağı, maddi koşulları anlaşılamaz, toplumu oluşturan sınıflar, burjuvazi proletarya çelişkisi anlaşılmadan demokrasi mücadelesi söz konusu olamaz. “Gerçekte, toplumu anlamak ve yorumlamak için, birçok yöntem kullanılabilir. Fakat, söz konusu olan, toplumu değiştirmekse, onu, karşıtların birliği ve mücadelesi yasası açısından ele almak zorunludur.” (Aydın Çubukçu, Teoride ve Eylemde Diyalektik Materyalizm, say46, Evrensel Basım Yayın 6. Baskı 2016)

Üretim ilişkileri içerisinde bulunduğumuz konum gereği biz mimar ve mühendisler küçük burjuva dezenformasyonlara son derece açık konumdayız. İçinde yaşadığımız kapitalist toplumun eğitim, basın-yayın, propaganda vb. dezenformasyonları toplumun tüm kesimleri için geçerliyken, bizler bugün toplumsal muhalefetin önemli bir bölümünü oluşturan konularla ve çevrelerle daha yakın temas halindeyiz. Meslek odalarımızın demokrasi mücadelesi içindeki konumları, bizlerin toplumsal muhalefet alanları içerisinde aldığımız roller, bizleri metafizik tespitlere ve bu tespitlere göre belirlenmiş yol haritalarına uymaya zorluyor. Bu da her ne kadar istemesek ve rahatsız olsak da zaman zaman bu küçük-burjuva argümanları kullanmamıza ve hatta bazılarını içselleştirmemize neden oluyor. Bugün de en çok karşılaştığımız küçük-burjuva argümanlardan biri bakın Politzer tarafından ne kadar güzel teşhir edilmiş; “Genç öğretmenlere hitap eden falanca gazete yazarı, büyük bir ciddiyetle, insan türünün en büyük eksikliği üstüne yazılar yazar … İnsan her zaman kendiyle özdeş kaldığı için toplum durmaksızın kendini tekrarlar.(Burada, bu çeşit bir anlayışın insanı kendinde bir varlık saydığına dikkat etmemiz gerekiyor. Oysa insan, özü gereği toplumsal bir varlıktır(George Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, say70, İlya Yayınevi 3. Baskı 2004) Şundan bir şey olmaz, bundan bir şey olmaz yakınmalarını ne kadar çok işittiğimizi hatırlayalım. Yada örneğin savaşları önlemenin yolunun ancak insanların kafalarında savaşı mahkum etmesiyle mümkün olduğunu öğütleyen görüşler. Bu ve benzeri yaklaşımlar, savaşların azami kar yasası ile olan maddi bağını maskeleyerek, sorunu iradi bir sorunmuş gibi göstermektedirler. Toplumsal muhalefeti bu metafizik dile terk etmememiz gerekmektedir.

Toplumsal muhalefetin Marksist bir bakış açısı ile örülmesi gerekliliği bir kez ortaya çıkınca bu kez Marksizm karşıtı akımlarla mücadele kaçınılmaz oluyor. Burada liberal sol akımlar dışında, ütopik sosyalizm, anarşizm gibi akımlardan etkilenmiş Marksizm’i aşma iddiasında olan pek çok akımla karşı karşıya geliyoruz. Kendilerinin Marksizmden aşırdıkları kavramlara ve Marksizmi bilinçli tahrip etmelerine bakmaksızın bizleri “Ortodoks Marksistler” olarak adlandırıyorlar. Marksizm’i Marks, Engels ve Lenin okumalarına dayandırdığımız için bizleri bir dine inanan müritler gibi “kutsal kitapların” dışına çıkmamakla suçluyorlar. Marksizm’in artık geçerli olmadığını proletaryanın tarihsel misyonunu yitirdiğini ve az önce saydığımız mücadele alanlarının artık temel çelişme durumunu aldığını iddia ediyorlar. “Birikim Dergisi’nin Mayıs 2007 tarihli 217 nolu sayısında “Soyuttan Somuta Emeğin Halleri” genel başlığı altında yayımlanan ve “emeğin hallerindeki değişimi irdeleme” temel temasını işleyen bir dizi makale, “sanayi kapitalizmi” olmayan ve maddi meta üretimini esas almayan “sanayi sonrası” yeni bir “günümüz kapitalizmi” koşullarında olunduğu ortak iddiasına sahipti. Tony Negri, Gilles Deleuze, M. Lazarato, M. Foucault gibi yeni liberal ‘sol’ teorisyenlerin tezlerini esas alan Birikim Dergisi yazarları (Ö. Madra, A. Özgün, A. Akalın ve diğerleri)[2], “günümüz kapitalizminin üretim biçimleri ve bunların yarattığı toplumsal koşullar”ı söz konusu ederek, Marksist değer-artıdeğer; üretim-artı üretim teorisiyle üretken-üretken olmayan emek ayrımının “günümüz kapitalizminin üretim biçimleri”ni açıklamada “yetersiz” ve “anlamsız kaldığı”nı ileri sürüyor; “günümüz kapitalizmi”nin Marx’ın ekonomi politik kuramı ve “siyaset felsefesine yönelik uzantılarını” “gözden geçirme”yi zorunlu kıldığı görüşünü, iddialarının merkezine koyuyorlardı.”(Yusuf Akdağ, Özgürlük Dünyası sayı19, kapitalist ‘yeniden yapılanma’, emek değer teorisi ve birikim yazarlarının çarpıtmaları üzerine)

Bu çarpıtmalara karşı, Yusuf Akdağ’ın, Özgürlük Dünyasının 18,19 ve 20. Sayılarındaki makalelerinin okunmasını tavsiye ederim. Bizleri ortodoksluk :: ile suçlayanların hayatı ne kadar metafizik okudukları, üretim süreçlerindeki ilişkiyi ve çelişkiyi okumaktan ne kadar uzak olduklarını, teorilerini nasıl belli kabuller üzerinde şekillendirdiklerini, bu yönleriyle teorilerindeki idealist bakış açısını görmek trajikomik bir durumdur. İdealizmleri Hristiyanlıktaki “Protestan” inancına daha çok benzemektedir.

Yazımızın sonraki bölümlerini, bu kesimlerin teorilerinde önemli bir yer tutan ve bizlerin meslek alanlarını da içerisine alan “Beyaz Yakalılar” sorununa ayırdık. Marksizm’in hala geçerli olup olmadığını ve bizlerin Marksist teori içerisindeki konumumuzu ele alacağız.

Ongun Gürsu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir