İşimize Bakalım da Nasıl?

Hepimiz, özellikle mevzu bahis meslek örgütlerimiz olan odalar ise, ilerici demokrat arkadaşlarımızın sık sık “Odalar çok siyaset yapıyor meslekle ilgili yeterince çalışmıyor.” eleştirilerini duymuşuzdur. Bu önermenin bir diğer okuması da ben işime gücüme bakıyorum benim siyasetle işim olmaz olarak okunabilir, aksi takdirde kendinde olmayan bir özelliği neden örgütünde istesin? Bu talep, görüş veya birazdan açıklayacağımız üzere siyasi duruş bir yönüyle son derece haklı ve kabul edilebilir görünmektedir. Birincisi, içinde yer almaları gereken bir kurumun, üstelik yasalarla da üye olunması gereken bir kurumun kendi durdukları noktaya gelmesini sağlamak, böylece aidiyet sıkıntısı yaşamak istememeleridir. İkincisi meslek örgütleri yalnız mesleki olaylarla ilgilenen bir oda olduğunda, odanın mesleki olarak kişisel gelişime daha çok katkısı olacağını düşünmeleridir. Mesleki gelişimin iş hayatı ve kazanılan ücret üzerinde olumlu etkisi olacağı da elbette su götürmez bir gerçekliktir. Peki bu yaklaşımda bir sorun olduğunu gözümüze sokan, yada sokması gereken reel durumlar nelerdir. Birincisi çok uzun zamandır milliyetçi muhafazakar meslektaşlarımızın bu eleştiriyi yöneltiyor olmalarıdır. Hadi onlar da meslekten, mesleki olarak aynı çizgiye gelmemizde bir sorun yok, peki Recep Tayyip Erdoğan’ın durmadan herkesi kendi işine bakmaya davet etmesi demi sorun değil? Buraya kendisinden bir alıntı koymak istedim ancak bir arama motoruna “herkes kendi işine baksın” diye yazıp ararsanız, kendisinin işini yapmaya davet etmediği herhangi bir kurum, kuruluş ve kişi olmadığını göreceksiniz. Peki bir ülkenin cumhurbaşkanı neden herkesi durmadan işlerine bakmaya çağırır? Kendisine ilerici, demokrat diyenler nasıl milliyetçi muhafazakarlar ile aynı çizgide buluşabiliyorlar? Aynı siyasi duruşu sergileyebiliyorlar? Tayyip karşıtlarının Tayyip Erdoğan ile birlikte bir ağızdan aynı masalı okuyor olmaları garip değil mi?

Biz Marksist-Leninistler için bu çelişkili durum sürpriz değil. Değişmeyecek bir gerçeklik de değil. Aydınlık bir dünya hayali olan tüm arkadaşlarımızı hayallerini gerçekleştirmeye davet etmekte bizlerin sorumluluğu. Ancak bunun metodunu belirlemek ve yolunu birlikte inşa etmemiz gerekiyor. Ancak bunun yapılabilmesi için bu durumun kaynağını ve nedenini iyi belirlememiz gerekiyor. Liberal sol bir yaklaşımla konuyu salt milliyetçi muhafazakar yada Tayyip Erdoğan karşıtlığı ile ele almamız düşünülemez. O yüzden bu sorunun alt görüngülerine biraz bakalım.

Öncelikle Türkiye Cumhuriyetinin bir burjuva devleti olduğunu ve kurulduğu günden bugüne burjuvazinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini anlamamız gerekiyor. Karma ekonomik bir model sonucu, devlet eliyle yerli burjuvazinin yaratılması burjuvazi için yeterli değildir. Hayata gelen, yaşamak ister ve her hayat sahibinin yaşayabilmesi için gerekli şartlar vardır. Burjuva hükümetler tüm toplumsal yaşamı bu doğrultuda şekillendirirler. Eğitimde bunun en önemli araçlarından birisidir. Nitelikli işçi üretimi, kapitalizmin kendisini yeniden üretebilmesi için gerekli olan şartlardan birisidir. Ancak eğitim yalnız bunun için değil aynı zamanda insanların hayatı okurken sisteme karşı yönelmelerini engelleyecek şekilde de düzenlenir. Yaşanılan ve rahatsız olunan durumların sistemle ilişkisi kurulamazsa, sistem karşıtı bir mücadele verilemez ve sistem karşıtı bir mücadele olmazsa burjuvazinin de ortadan kalkması söz konusu olamaz. İşte herkesin mesleği ile siyaseti birbirinden ayırmaya çalışan bu hayat görüşünün kaynağı budur. Burjuvazinin yaşayabileceği ve kapitalizmin sömürü çarklarının işleyebileceği bir hayat görüşünün topluma empoze edilmesidir.

Bu görüş iş iştir, siyaset siyasettir gibi kavramları kategorize eder. Kavramları değişmez bir şekilde kategorize eden, kavramların tam olarak algılanmasını olanaksız kılan ve aralarındaki ilişkiyi perdeleyen bu hayat görüşüne metafizik hayat görüşü denilmektedir. İnsanlığın gelişiminde önemli bir köşe taşını oluşturmakla birlikte bu hayat görüşü tarihsel misyonunu tamamlamıştır. Çünkü insanlar doğayı tanıdıktan sonra, onun nasıl işlediğini merak etmiştir. Varlığını doğaya adapte ederek değil, doğayı kendisine adapte etmesine borçlu olan insanoğlu bunu ancak doğanın nasıl işlediğini anlayarak yapabilirdi. Bu nedenle metafizik yöntemle tanıdığı ve kategorize ettiği tüm şeylerin içeriklerini, farklı görünümlerini ve diğer şeylerle ilişkilerini çözmeyi öğrendi. İnsanlığın bir noktadan sonra tüm gelişiminin arkasında yatan hayat görüşü bu diyalektik hayat görüşü oldu. Modern bilimlerin gelişimi diyalektik bir düşünce yöntemiyle söz konusu olmuştur. Bugün bir şeyin içeriğinin bilinmesi çabası insanları kuantum fiziğinin bulunmasına ve yıllarca atomun temel taşları denilen parçacıklarında başka daha alt parçacıklardan oluştuğunun keşfine götürdü. Einstein’ın o meşhur E=mc2 formülü, yani enerji ile kütle arasındaki dönüşümün yasası, bize enerjinin yalnızca enerji, maddenin ise yalnızca madde olmadığını göstermektedir. Bunun yanı sıra maddenin sıvı, katı, gaz hallerinin olduğu hepsi öz olarak aynı madde olmasına rağmen farklı ortam koşullarında farklı davrandıkları, şeyler hakkında tanımlama yaparken şeylerin içinde bulundukları koşullarında değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmıştır.

Biz mimar ve mühendislerde mesleğimizi icra ederken diyalektik metottan faydalanırız. Bir sorunla karşılaştığımız zaman, sorun meydana geldiğindeki koşulları sorgularız. O sorunun içeriğini analiz ederiz ve soruna neden olabilecek ilişkileri bağlantıları kurmaya çalışırız. Çünkü doğru çözüme giden yolun ancak bu sayede bulunabileceğini biliriz. Mesleğine metafizik bakış açısı ile yaklaşan meslektaşlarımız ise bir sorun ile karşılaştıklarında, kafalarındaki hazır kalıplara dönerler. O sorun ile ilgili bildikleri çözüm yollarını belli bir sıra ile denerler ve eğer şanslılarsa doğru çözümü bulabilirler.

Tekrar konunun başına dönecek olursak, hayata yalnız kendi mesleğimize bakarken ki gibi bakmamız bile mesleğimizle siyaseti nasıl ve neden birbirinden ayıramayacağımızı bulmamızı sağlar. George Politzer’in Felsefenin Temel İlkelerin de verdiği şu örnek konuyu çok güzel özetlemektedir. “… Başka bir örnek vermek için, her zaman “spor spordur, politika da politika. Ben hiçbir zaman politika yapmam” diyen bir sporcuyu ele alalım. Sporla politikanın birbirinden başka, ayrı ayrı şeyler olduğu doğrudur. Ama aralarında hiçbir ilişki bulunmadığını söylemek yanlış olur. Bu sporcu, işsiz kalırsa, satın alma gücü azalırsa, yaptığı sürdürebilmek için gerekli malzemeyi nasıl alabilecek, spor yapma olanaklarını nasıl sürdürebilecektir? Spor için gerekli ödemeler bütçenin savaş giderlerine katılırsa stadyumlar ve yüzme havuzları nasıl yapılabilecektir? Görülüyor ki, spor metafizikçinin bilmediği, ama diyalektikçinin bilebildiği bazı şartlara bağlıdır. Ödenek olmazsa spor yapılamaz; barışçı bir politika olmadan da spor için ödenek olmaz. Demek ki spor politikadan ayrılmaz.” (George Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, say48, İlya Yayınevi 3. Baskı 2004)

Meslek alanlarımız için yalnız savaş politikaları değil ama enerji politikaları, çevre politikaları, eğitim politikaları, kentleşme politikaları, tarım politikaları, sanayileşme politikaları vb. pek çok politikanın mesleklerimizden soyutlanması mümkün değildir. İş alanlarımız söz konusu bu politikalar neticesinde belirlenmektedir. Dolayısıyla ürettiğimiz hizmetin niteliği doğrudan bu politikalara bağlıdır. Örneğin, istediğimiz kadar çevreci olalım eğer ülkede bunun aksi yönünde bir sanayileşme politikası varsa ürettiğimiz her hizmetin çevre katliamında bir yeri vardır. Benzer şekilde ürettiğimiz hizmetin, işverenlerin cebini doldurmasının yanı sıra toplumsal sonuçları da vardır. Mesleği salt meslek olarak görmek, bizlerin ürettiğimiz değerin sonuçlarından yabancılaşmamıza neden olur. Yine aynı kitapta verilen şu örnek son derece çarpıcıdır. “1952 ekiminde, Asya ve Pasifik Barış Konferansında, Los Alamos’ta ilk atom bombasının yapımına katılmış Joan Hinton adındaki bir bilim adamı söz alarak şöyle demişti: Nagasaki’ye atılan ilk atom bombasına şu ellerimle dokundum. Büyük bir suçluluk duygusu içindeyim ve insanlığa karşı işlenmiş bu suçtan dolayı utanç duyuyorum. Nasıl oldu da bu görevi kabul ettim?.. Çünkü, o yanlış “bilim için bilim” felsefesine inanıyordum. Bu felsefe modern bilimin zehridir. Savaş sırasında bilimi sosyal hayattan ve insanlardan ayırmaya dayanan bu hata yüzünden ilk atom bombasının yapımında çalışmaya razı olmuştum. Birer bilim adamı olarak kendimizi “arı bilimlere” vermemiz gerektiğini, ötesinin mühendislerle devlet adamlarının işi olduğunu düşünüyorduk. Beni fildişi kulemden çıkartabilmek ve bilimin insanlığın yararına olduğu ölçüde anlamı olduğunu anlayabilmem için Hiroşima ve Nagasaki bombardımanları dehşetinin olması gerekmiş olduğunu söylemekten utanç duyuyorum. Halen Birleşik Devletler’de ve Japonya’da atom silahlarının ve bakteriyolojik silahların yapımı için çalışan bilim adamlarına hitap ediyor ve onlara “Ne yaptığınızı düşünün!” diyorum.” (George Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, say48, İlya Yayınevi 3. Baskı 2004)

Toplumun tüm kesimleri gibi biz mimar ve mühendislerinde ne yaptığımızı ve ne yapmadığımızı düşünmemiz, sonuçlarını analiz etmemiz gerekiyor. Yukarıdaki örnekte yer alan bilim adamının ifade ettiği gibi bizler bilimi uygulayan, toplumla buluşturan insanlarız. Bu yönüyle toplumdaki diğer meslek sahiplerinden bir kat fazla sorumluluğa sahibiz. Bu nedenle, aslında kendi mesleklerimizi icra ederken kullandığımız diyalektiğe hakim olmamız ve onu sadece meslek alanımızda değil hayatın her alanında kullanmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Daha insanca ve yaşanılabilir bir dünya özlemi olan tüm kesimlerle birlikte bu hayali, bu özlemi somutlayalım.

Tüm ilerici meslektaşlarımızı işlerine bakmaya davet edelim ve özlemini kurdukları dünya için, mesleklerini doğanın ve insanlığın hizmetine sunabilmelerinin yollarını beraber inşa edelim.

Ongun Gürsu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir